Felsefede bilgi kuramları

 

Felsefe sırları tam olarak çözülemeyen evren ve insana ilişkin varlık, bilgi, ahlak, anlam gibi başlıklarda önemli sorular yöneltiyor malum. İnsan aklı ve yetisiyle bunlara cevap bulmaya çalışıyor. 

 

Ortaya konulan fikirler önemli akademik katkılar sağlamasının yanı sıra zaman zaman öyle etkili oluyor ki dünya tarihini de değiştiriyor. Örneğin, Sokrates, Platon, Aristo, Descartes, Spinoza, Kant, Hegel, Marks, Nietzsche, Freud, Einstein, Heidegger en etkili düşünürlerden bazıları.

 

Eski Yunandan beri düşünürler öncekileri analiz ederek ilerlediler. Bazıları diğerlerini tamamen ters yüz etti. Bazen de çağa ve evrene ilişkin yeni bilgiler ışığında var olan kuramlar daha da geliştirildi. İlginç olansa birçok yaklaşımın eskimemesi ve tam tersine güncellenip günümüze uyarlanabilmesi. Örneğin “insan nasıl yaşamalı” sorusu açısından Stoacılık halen kabul gören bir yaklaşım.

 

Yapılan felsefi katkılar insanlığın ufkunu açtı ve özgürleşmesine yardımcı oldu kuşkusuz. Ama çelişkiler, bilinmezlikler hiç eksik olmadı ve olmayacak. Çünkü evrenin ve insanın tarihi oldukça dinamik ve sürekli kendini değişime uğratıyor kanımca.


 

Mitler ve dinler evrenin gizeminin yarattığı boşluk ve anlamsızlığa cevaplar sundu malum. Dinler özellikle bilgi ve ahlak alanında önemli etkiler yarattı. Dünya tarihini değiştirdi. İnsanlar her daim belirsizlik ve anlamsızlık kavşağında inancı seçerek huzur bulmaya çalıştı. Örneğin büyük yazar Tolstoy’un arayışı ve itirafları buna örnek teşkil eder. Zamanının bütün felsefi görüşlerini incelemiş, felsefecilerle tartışmış, ama çözümü inançta bulmuştur. Tabi onun bakış açısı kilise çevrelerini hayli rahatsız etmiş ve aforoz edilmiştir.

 

Aydınlanma ve hümanizm akımları ise aklı ve bilimi ön plana çıkardı. Aydınlanma akımına göre doğruyu belirleyen gelenek, din ya da otorite değil, akıl, gözlem ve deneydir.

 

Fakat zamanla aydınlanma akımı da eleştirildi ve yapı söküme uğratıldı.  Son dönemde özellikle “sevgiyi” merkeze koyan yeni hümanist bakış açıları ileri sürüldü. İşin ilginç yanı çileli bir arayışın ardından Tolstoy’un bulduğu cevapta “sevgiydi.” Aydınlanma akımına yönelik önemli eleştirilere daha sonra değineceğim.

 

Artık başlıkta sözünü ettiğim felsefede en ilginç tartışmalardan biri olan bilgi kuramlarına incelediğim kaynaklar çerçevesinde kısaca değinmek istiyorum. Yine bazı filozofların tarih ve yaşam konusundaki fikirlerine de değineceğim. Başvurduğum ve sorular sorduğum kaynakları yazının sonunda belirttim.

 

Bilindiği üzere “bilgi” Platon’dan bu yana doğruluğu yönünde yeterli gerekçelere sahip olunan inanç veya iddia olarak tanımlanıyor. Felsefede bilgi kavramını açıklamaya dönük oldukça ilginç yaklaşımlar var.

 

Örneğin modern felsefenin babası olarak nitelenen, şüpheciliği kuvvetle gündeme getiren ve düşünüyorum öyleyse varım (cogito ergo sum), diyen Descartes kesin bilginin kaynağının akıl olduğunu ileri sürmüştü. 

 

Kant ise insanın zaman ve mekanla algıladığını söyleyerek çok kritik bir katkı yaptı. Ona göre bilginin kaynağı deneyim yanı sıra zihindir. Dış dünyadan gelen şeylere zihin kendi damgasını vurmak zorundadır. Bununla birlikte Tanrı, ruhun ölümden sonraki durumu gibi konuları bilemeyeceğimizi söylüyor Kant. Hegel’e göre ise her şey öğrenilebilir ama insan bilgisi kuşaktan kuşağa değişim gösterir, mutlak bilgi diye bir şey yoktur.

 

Diğer yandan, Kant’ın ahlak anlayışı için kısa bir parantez açarsak, ona göre gerçek anlamda ahlak insanın seçme özgürlüğünü hesaba katmak durumundadır. Bu açıdan zihinsel, çevresel veya dogmatik baskılar altında bir kimsenin ahlak çıkışları ile özgür seçimlerin değeri farklıdır.

 

Hegel’e göre bilgi bir anda elde edilen kesinleşmiş doğrular toplamı değildir. Bilincin kendini aşarak ilerlemesiyle oluşur. Yani öznenin bilincindeki devinim kritik bir rol oynar. Hegel’in özellikle “diyalektik” kavramını öne çıkardığını görüyoruz (tez, antitez, sentez). Hegel’e göre gerçekleri oluşturan kavramların her biri karşıtını da içinde taşır. Diyalektik, düşüncenin ve varlığın gelişim sürecidir. Marks ise bunu ekonomik temelli toplumsal oluşumlara uygulamıştır.

 

Malum Karl Marks tarihi ekonomi odaklı sınıf çatışmalarının mücadelesi olarak ele almış, materyalist tarih anlayışı temelinde politik hayat ve fikirlerin iktisadi hayatın karakteri ile belirlendiğini ileri sürmüştür. 

 

Hegel’e göre bir nesnenin tarihi onun doğasının ortaya çıkmasıdır. Zamanın özü ise değişimdir. Değişimin ve tarihin gittiği bir yön vardır elbette. Bu yön ve amaç özgürlüktür. Dünya tarihi dediğimiz şey esas olarak aklın özgürlüğünü ortaya koyma çabalarıdır. Dolayısıyla Hegel dünya tarihini, eski Yunan’daki şehir devletinin kamusal özgürlüğünden ve Roma Cumhuriyeti vatandaşlığından Protestan reformunun bireysel özgürlüğüne, modern devletin yurttaşlık özgürlüğüne kadar, insan özgürlüğünün aşamalarının bir anlatısı olarak ele almıştır.

 

Bu noktada, bir hayli ilginç görünen aydınlanma eleştirilerine kısaca değinmek istiyorum. Aydınlanma akımına çevre, ilerleme, evrensellik gibi açılardan birçok eleştiri getirilmiştir. Buna göre insanları doğal kısıtlamalardan özgürleştirerek onları refaha ulaştırma yolu görülen teknik rasyonalizm salt kendi mantığını izledi. Kendini amaç haline getirdi. İnsanlık durumunu iyileştirmeye dönük her türlü projeden saptı ve sonu gelmez bir yenilik yarışına girdi.

 

Aydınlanma akımı tarihin zorunlu olarak daha iyiye gittiğini savundu. Ancak savaşlar, atom bombası, soykırım, zulüm ve baskılar önlenemedi. İnsan aklı bütün bunları engelleyemedi. Yapılan eleştirilere göre aydınlanma aklı mutlaklaştırdı. İlerleme mitleştirildi. Bilim iktidarla iç içe geçti. Küresel dinamikler neticesinde kültürel çeşitlilik bastırıldı.

 

Bu yüzden Hume akıl tutkuların kölesidir, dedi. Kierkegaard aklın varoluşun trajedisini kavrayamayacağını söyledi.

 

Heidegger ve Hannah Arendt neden ilkesini yapı söküme uğratarak “nedensiz gül (gül çiçek açar çünkü çiçek açar)” örneğinde olduğu gibi tarihte de öngörülemez bir biçimde ortaya çıkan olayların bulunduğunu ileri sürdüler.

 

Oysa Hegel’de tarih önceden belirlenmiş bir sona doğru gider. Heidegger’de ise tamamlanma yoktur. Tarih bilincin değil, varlığın açılış kapanış biçimlerinin ifadesidir.

 

Fenomenolojinin ve varoluşçuluğun önemli temsilcilerinden Heidegger’e göre önce bilginin nasıl mümkün olduğu değil, varlığın nasıl açığa çıktığı önemlidir. Açığa çıkma deneyim alanında gerçekleşir. Bir şey bu deneyimde kazandığı anlam ne ise odur. Descartes ve Kantta bilen özne vardır, Heidegger’e göre insan önce bilen bir özne değil, dünyada var olandır. Yani bilgi varoluşun sonucudur. Bilgi varlığın kendini göstermesine izin vermektir. Varlığın açılması gündelik yaşamda başlar. Kaygı, sanat ve dilde derinleşir.

 

Heidegger’e göre insan, dünyada olmayı kendisi seçmez, kendisini bulunduğu koşulların içinde bulur. Kendisini hergünkülükte kaybetmiştir ve bulmak zorundadır.

 

Zamanının yerleşik düşünce kalıplarını alt üst eden Nietzsche’ye göre ise bilgi nesnel ve tartışılmaz bir hakikatin açığa çıkarılması değildir. İnsan dünyayı olduğu gibi değil, kendi yorumuyla görür. Yaşam koşulları, içgüdüleri ve güç ilişkileri devreye girer. Dolayısıyla bilginin kaynağı saf akıl değil, irade ve güç istencidir. Nietzsche’nin yaklaşımında çok önemli bir kavram olan “güç istenci” kendini artırma, genişletme, aşma ve biçimlendirme eğilimidir. Aslında bu birazda metafizik yanılsamalardan kaynaklanmayan umudu ifade eder.

 

Nietzsche’de yaşamın anlamına ilişkin bir parantez açarsak, ona göre yaşamın yüce, önceden belirlenmiş bir amacı yoktur. Ama bu durum yaşamın değersiz olduğu manasına gelmez elbette. Asıl önemli olan kendini aşabilme, acıyı dönüştürebilme ve kendi değer ve anlamlarını yaratabilmektir. Yani insan anlamı kendi yaratır.

 

Schopenhauer için yaşam anlamsızken, Nietzsche’de anlamsızlık yaşamı boşluğa mahkûm etmek değildir ve onu sonuna kadar üstlenebildiğimiz ölçüde yaşamı özgürleştirir. Kendisi haricindeki ideallere boyun eğmesi için öne sürülen her türlü gerekçeden onu bağımsızlaştırır.

 

Mantık ve dil felsefesi konularındaki çalışmalarıyla modern felsefeye önemli katkılar yapan Wittgenstein’a göre ise bilgi açısından zihin içi yapılar değil, dilin kamusal kullanımı belirleyicidir. Bilgi toplumsal olarak paylaşılan dil oyunları içinde işleyen bir pratiktir. Dili konuşmanın, yaşamda var olan bir etkinliğe katılmak, hayatın akışı içindeki bir oyuna dahil olmak manasına geldiğini düşünür. Dil oyunu kavramıyla vurgulanan şey anlam değil kullanımdır. Dil üyelerinin oynadığı bir oyun gibidir ve değişkendir.

 

Bilimsel bilgi açısından Einstein’a bir parantez açarsak, ondan sonra uzay ve zaman mutlak değildir artık. Gözlemciye bağlı, bükülebilir ve değişkendir. Einstein’a göre bilgi salt deneyden türeyen bir şey değildir. Bilimsel bilgi yaratıcı akıl ile kurulmaktadır. Einstein’ın görelilik kuramına göre uzay ve zaman değişebilir hale gelir.

 

Neticede yazının başında belirttiğim konular karmaşıklığını sürdürüyor. Doğada değişmez temel yasalar var mı yoksa bunlar insan aklının kavrama biçimi mi sorusu halen temel felsefi bir soru.

 

Ayrıca bir hayli ilginç görünen kuantum mekaniği tartışmaları var. Çünkü bu aynı koşullar aynı sonucu doğurur ilkesini geçersiz kılıyor. Klasik fizikte bir sistemin başlangıç koşulları biliniyorsa gelecek zorunlu olarak belirlenmiş demektir. Kuantuma göre ise belirsizlik bilgi eksikliği değildir. Heisenberg’in belirsizlik ya da belirlenemezlik ilkesine göre bir cismin konum ve momentumu (kütlesixhızı) aynı anda kesin olarak bilinemez. Bu ölçüm aletlerinin yetersizliği değildir. Doğanın kendisinde var olan yapısal bir durumdur.

 

Modern bilime göre ise gözlem çıplak veri değildir. Çünkü ölçüm araçları, teoremler ve modeller gözlemi şekillendirir. Yani gözlem sonucu değiştirir.

 

Belki de planlanmış veya tasarlanmış bir gelecek yok çünkü insan ve evren onu sürekli değişime uğratıyor. Yine de varlığın doğası, eğilim, etkileşim, devinim, niyet ve istencin önemini azaltmıyor bu.

 

Kaynaklar:

-L. Fery, C. Capelier, Felsefenin en güzel tarihi

-Karl Jaspers, Felsefe nedir?

-Ahmet Aslan, Felsefeye giriş

-Wikipedia.org

-Chatgpt

-Diğer

Yorumlar