Tarife savaşı günlerinde Baltalimanı Anlaşmasına bakış

Büyük güçler bir zamanlar sefasını sürdükleri küreselleşmenin artık ekonomilerine zarar verdiğini anladığında tarife savaşları da başlamış oldu. Birbirlerine uyguladıkları yüksek ithalat vergilerinin enflasyonist ve benzer etkiler doğuracağını bildikleri halde bu yola başvurdular.

Çünkü tarifeler eskiden beri ülkelerin kendi endüstrilerini korumak için en önemli araçlardan biri. Bebek endüstriler, tarım sektörü, istihdamı yoğun sektörler, savunma, enerji gibi stratejik sektörlerin korunması bu anlamda önemli oldu hep.

Diğer yandan düşük tarifeler ithalatı teşvik edip ihracatı azaltacağından döviz kazançlarını artırmak için de ülkeler tarifeleri artırma yoluna gitmişti.

Çinli bir yazarın da belirttiği üzere bundan kırk elli yıl önce, endüstrileşmiş ülkeler tırmandıkları merdiveni itiyor, herkese tarifeleri düşürmesini telkin ediyordu.

90’lı yıllarda Mülkiye’de rahmetli Hocamız Yahya Sezai Tezel mutlak üstünlükler, mukayeseli üstünlükler, Heckscher Ohlin gibi modelleri anlatırken korumacılığın zararlı olduğunu dile getirirdi. 90’lı yıllar ilginç şekilde ülkemizde korumacılığın eleştirildiği ve özelleştirmenin erdemlerinden uzun uzun söz edildiği yıllardı.


Aradan çok zaman geçmedi. Pandemi, diğer krizler ve yeni gerçekler kamu girişimciliği ve tarife duvarlarının yararları gibi hususları yeniden gündeme getirdi.

Aslında bu girizgahı fazla uzatmak istemiyorum. Niyetim Osmanlı’nın son dönemlerinde yabancılara verilen imtiyazların ve kapitülasyonların Osmanlı ekonomisine nasıl zarar verdiğine değinmek ve özellikle Baltalimanı Anlaşmasını gündeme getirmek.

Osmanlı İmparatorluğunun son üç yüz yılında ciddi sorunlarla yüzleşildiği malumdur. Genişleme durmuş, askeri başarısızlıklar baş göstermiş, mali gelirler azalmış, idarede meydana gelen sorunlar, Avrupa’nın ve özellikle Çarlık Rusya’sının artan baskıları ciddi bir reform isteğini gündeme getirmiştir. Ancak reform çabaları istenilen sonuçları doğuramamış ve sorunlar günden güne büyümüştü. İmalat faaliyetleri güdük kalmış, bütçe sorunları başlamış, özellikle savaşları finanse edebilmek için dış borçlanmaya başvurulmuştu.

Baltalimanı Anlaşması’na gelmeden önce bir önemli hususa daha değinmek istiyorum. Bu da geleneksel Osmanlı iktisat politikalarının genel mantığı meselesi.  Bu konuda Şevket Pamuk’un kaynakçada belirttiğim kitabında sözünü ettiği, Mehmet Genç tarafından üç önemli husus ortaya konulmaktadır.

 

Bu mantığın en temelinde ordunun, sarayın, şehirlerin ve nüfusun iaşesi, gıda ve diğer ihtiyaçların ucuza karşılanabilmesi yatmaktadır. Bu nedenle ithalat olabildiğince ucuz tutulmuş, ihracata ise bu temelde yaklaşılmıştır. Böyle bakınca klasik Osmanlı iktisat politikasının Avrupa’nın ihracata önem veren merkantilist politikasından ayrıştığı görülmektedir.

 

Osmanlı iktisat politikalarının ikinci önemli amacı mali gelir sağlanmasıdır. Üçüncüsü ise Osmanlı’daki yerel üretim yapısının, lonca benzeri örgütlenmelerin, esnaf, zanaatçı ve eşrafın çıkarlarının korunmasıdır.

 

Fakat 19. yüzyıla gelindiğinde artık Osmanlı ekonomisi açısından bambaşka bir dünya söz konusudur. Batının artan askeri, siyasal ve iktisadi gücüyle karşı karşıya gelinmiş ve ekonomi kapitalist düzene açılmaya başlamıştır. 

 

Bu gerçekler dikkate alınarak geleneksel olarak tarıma ve zanaatlara dayanan Osmanlı ekonomisinde özellikle sanayiinin canlandırılmasına çalışıldığı ama sonuç alınamadığı görülüyor.


Örneğin 1860’larda bir Islah-ı Sanayi Komisyonu kurulmuştur. Şirketler eliyle sanayi geliştirilmek istenmiş, sanayi okulları açılması amaçlanmış, gümrük vergileri artırılmaya çalışılmış ama sonuç alınamamıştır. İlber Ortaylı’nın belirttiği üzere Tanzimat toplumu lonca düzeni ve anlayışı içinde endüstri toplumun getireceği düzene karşı direnmiştir. Diğer yandan yabancı ülkelere verilen ticari ve ekonomik tavizler nedeniyle rekabet avantajı oluşamamıştır.


1830‘larda ve 1840‘larda Osmanlı yöneticilerinin Avrupa’dan makinalar getirip devlet mülkiyetinde işletme kurduklarını görüyoruz. Bunlar genelde dokuma, tekstil, demir döküm işletmeleridir. Bu tarz üretimin Devlet tarafından satın alınması ve dış ticaretten korunmasına rağmen işletmelerin ayakta kalamadığı anlaşılmaktadır.

 

Bu kapsam içinde Osmanlı iktisat tarihi açısından büyük önemi bulunan Baltalimanı Anlaşmasına bakarsak, anlaşmanın 16 Ağustos 1838 tarihinde sadrazam Mustafa Reşit Paşa'nın Boğaziçi'nde Baltalimanı'ndaki konağında İngiliz elçisi Ponsonby ile imzaladığını görüyoruz. Bu anlaşmayı aynı yıl Fransa, daha sonra diğer Avrupa devletleri ile imzalanan anlaşmalar takip etmiştir.

 

1838 öncesinde Osmanlı Devleti hem ithalatta hem ihracatta %3 oranda gümrük vergisi uygulamaktaydı. Ayrıca yerli ve yabancı tüccarlar mallarını imparatorluk içerisinde bir bölgeden diğer bölgeye taşırken %8 oranında bir iç gümrük vergisi söz konusuydu.

 

Baltalimanı Antlaşması ihracatta uygulanan vergileri %12'ye çıkarırken, ithalattan alınan vergileri %5 olarak belirlemişti. Ayrıca yerli tüccarlar iç gümrükleri ödemeye devam ederken yabancı tüccarlar bunun dışında tutulmuştu.

 

Tabii bugünün koşulları ve gerçekleri dikkate alındığında oldukça sorunlu bir anlaşma. Bazı görüşlere göre bu anlaşma ile Anadolu’da yeni yeni başlamakta olan imalat sanayinin gelişme potansiyeli ortadan kaybolmuştur. Şevket Pamuk Hoca bu görüşe kısmen katılmakta ve o dönemdeki geleneksel el tezgahlarının, atölyelerin ve küçük işletme birikimlerinin sınırlı kaldığını söylemektedir. Bununla birlikte Şevket Pamuk özellikle Anadolu'da 19. yüzyılın sonlarına doğru mamul mallar üretecek fabrikaların kurulma girişimleri başlatıldığında gümrük vergilerini yükseltmenin mümkün olmadığını söylemektedir. Pamuk ayrıca, bu anlaşmalar ile Osmanlı’nın bağımsız dış ticaret politikası uygulama yeteneğini kaybettiğini, bu imkana Cumhuriyet hükümetinin ancak 1929 yılından sonra kavuşabildiğini söylemektedir.

 

Burada ilginç bir nokta Baltalimanı gibi anlaşmaları imzalayan Osmanlı paşalarının bu tür anlaşmaların ekonomiye, özellikle de imalat sanayine uzun dönemde ne gibi etkileri olabileceği üzerinde fazlaca düşünememiş olmalarıdır. Dönemin zorlayıcı koşullarının bunda etkili olduğu anlaşılmaktadır.

 

Peki bu anlaşma neden ve hangi koşullarda imzalanmıştı?

 

Sanayi devrimi sonrasında İngiltere yoğun bir üretim gerçekleştiriyor ve bunu dış pazarlara gönderme isteğiyle birçok ülke ile serbest ticaret anlaşması imzalıyordu. O dönemde siyasi ve askerî açıdan oldukça güçsüz duruma düşen Osmanlı İmparatorluğu İngiltere'nin bu isteklerine fazla direnememişti. Dolayısıyla gerek Mısır'daki Mehmet Ali Paşa olayı ve gerekse Rusya'nın artan nüfusu ve Rusya ile yaşanan sorunlar nedeniyle Osmanlı yönetimi çözümü İngiltere ile yakınlaşmakta bulmuştu.

 

Bu noktada Mehmet Genç tarafından gündeme getirilen klasik Osmanlı iktisat politikalarında yer alan, içeride malların bol ve ucuz tutulması mantığının da etkili olduğu düşünülmektedir.

 

Sonuç olarak alınan tedbirler yeterli olmamış, sanayi gelişememiş, sermaye birikimi oluşamamış, yeni yeni canlanan imalat faaliyetleri ise yapılan dış ticaret anlaşmaları ve verilen tavizler nedeniyle sönük kalmıştır.

 

 

Kaynaklar:

-Osmanlı-Türkiye İktisadi Tarihi, Şevket Pamuk

-İmparatorluğun en uzun yüzyılı, İlber Ortaylı

 

Yorumlar