An’da mısın?

Hayat bir kavuşma ve kaybetme pratiği bir bakıma. Aile, arkadaşlar, sevgililer, farkına varılan gençlik, okul, meslek, iş, para, pul verdikleriyle epey oyalıyor insanı. Bize verilen güzellikleri fark etmeden, kıymetini anlayamadan, sanki bunlar hep sürecekmiş gibi, bir sihrin içindeymiş gibi yaşarken, elde ettiklerimiz, sevdiklerimiz, gençliğimiz, sağlığımız, bize duyulan sevgi, verilen kıymet solmaya yüz tuttuğunda, sahip olduklarımızın kaybını kıyasıya hissettiğimizde hayatın asıl olarak bir kaybetme pratiği olduğunu anlamaya başlıyoruz.

Sanki her şey, her mutluluk parçası, sevgi, kıymet, biz onları yavaş yavaş kaybedelim ve bunların acısını yaşayalım diye veriliyor. Ya da bir tür testten geçiyoruz işte, bilmiyorum. Ama bu mutluluk halleri, kum taneleri gibi parmaklarımızın arasından kayıp gidiyor ve asıl ağırlığını, varlığını, anılarda kazanıyor. İşte o zaman anlıyoruz hayatın bütün güzellikleri bize geçici olarak verdiğini. 

Belki de “varlığı” ve “gerçeği” üç aşamaya bölmek gerekiyor. Hayal edilen şey, tecrübe edilen şey ve hatırlanan şey. Bunların üçü de birbirinden farklı ama sanılanın aksine yaşanan ya da tecrübe edilen şey gerçeğin kavranılmış hali olmayabilir. Bir şeyin gerçekten ne olduğunu kaybettiğimizde daha iyi anlayabiliyoruz çünkü.

Neticede insan elde ettiği mutlulukları sanki hep tekrar edecekmiş gibi, sanki yaşam sonlu değilmiş gibi, sanki anlar geri getirilebilirmiş gibi gerçek kıymetinde yaşayamıyor. Anılarla tartıya konulduğunda damarlardan cam parçaları geçiyormuş gibi acı duyularak yeniden yaşanıyor her şey.

Bu yüzden temel soru yaşadığın anı gerçek kıymetinde yaşayabiliyor musun, yoksa sonradan farkına vardığın kıymetin acısını mı duyuyorsun? Öyle ise an’ı hakkını vererek nasıl yaşayabilirsin? Çünkü an yeniden yaşayamayacağın şeydir.

Yorumlar